O dağı anlatıyorum...

Harun İstenci Rusya Helikopter Kazası
Soğuk bir şubat akşamıydı. Özel bir görev için gideceğimiz yere helikopterle varmak üzere yola çıktık. Havayolu hem daha güvenliydi, hem de karlar karayı kapatmıştı. 15 dakika geçti. İstihbarat Komutanımız "7 dakika sonra oradayız, ekipmanları son kez kontrol edin" dedi. Hepimiz önce omuza tüfeğe, sonra bacaktaki tabancaya, ardından yeleğe ve en son çantalarımızdaki elektronik cihazlara baktık. Bir problem yoktu. Her şey tamdı...


2 dakika 30 saniye sonra ikaz sesi çıkmaya başladı. Loş ışık olan içerisi, kırmızı lambayla bir aydınlanıyor bir kararıyordu. Pilot kabininden gelen küfürleri duyuyordum. Ardından kafamı hızla solumdaki demire vurdum. Kahretsin, savruluyorduk! Hemen en yakın yere tutundum. Bu alet beni ve içindeki her şeyi bir yukarı bir aşağı atıyordu. Burnuma yanık kablo kokusu geliyordu. Dönmeye başladık, hızla saat yönü tersinde dönüyorduk. Düşeceğimizi anladım. Artık elektronik seslerinin yerini bağırmalar aldı, hızla dönüyorduk. Birden yukarıdan gelen sese baktığımda üst pervane parçalanmıştı arka taraftan bir darbe aldık ve hızla inmeye başladık. Ardından büyük bir gürültü. Gözlerim karardı!

Büyük bir üşümeyle uyandım, ne olmuştu böyle? Allah'ım kâbusdamıyım? Hayır! Ağzıma demir tadı geliyordu, havada yanık ve o iğrenç kan kokusu. Çevreme bakındım... Helikopterimiz 50 metre ileride duruyor sadece kabin kısmı ile. 10-12 metre yanımda hareketsiz yatan birisi, yüzünde kar maskesi. Yürüyecek dermanım yok, sürüne sürüne gidiyorum yanına, maskeyi çıkarıyorum. Olamaz! Yüzünü tanıyamıyorum, kafasının sağ kısmı ezilmiş, ağzı parçalanmış ve yüzü kanlar içinde. Soyadlığı'na bakıyorum. Nasıl olur?! Canım, kardeşim dediğim adam, Salim! Hiç bir can belirtisi yok. Yüzünü görmek üzere suratına kar sürüyorum. Biraz olsun temizleniyor. Gözlerinin içine bakıyorum, o cesaret ve korkusuzluk... Ağlıyorum, hıçkıra hıçkıra ağlıyorum, elimle açık gözlerini örtüyorum. Ayağa kalkmak üzere doğrulurken birden yere düşüyorum. S*ktir! Sağ bacağımı hissetmiyorum, bakıyorum o bacağa, diz kapağının 10-13 cm yukarısına 3 cm çapında bir metal saplanmış. Oh, Allah'a şükür! (Her ne kadar size acayip gelse de şükür, olan kaza çok büyük.) Saplanan metali bacak kılıfının kemeri yavaşlatmış, soğuk hava ise kan akışını yavaşlatarak kan kaybını önlemiş. Yapılacak tek iş var; onu oradan çıkarmak!

Telsiz! Telsizim nerede? Buluyorum. Sol göğsümün cebinde, frekansı ayarlıyorum, sesleniyorum. Yok! Kâr etmiyor. Bu s*ktiğiminin tepesinde telsiz bile çekmiyor! Bir çare var, pusula ile aşağı inmek. Hayır! Şimdi değil! Önce geride kalan arkadaşlarım! Ne olur ne olmaz diye enkazın 150 metre yarıçaplı çevresine bakmak istiyorum. Bu bacakla mı? Evet bu bacakla! Ahlaya oflaya sürünüyorum enkaza doğru. 5 dakika sürün 2 dakika mola. Süründüğümden karın derinliğini de fark edemiyorum. O yüzden sol bacağımdaki uzun bowie'yi (askeri bıçak) çıkarıp kara hızlıca saplıyorum. Ardından kolum da onunla beraber gidiyor. Yok.. En dibe ulaşamıyorum ama yoğunlaşan karın gidişatına bakılırsa minimum 4,5 metre var. Bıçağı çıkarıp kılıfına takıyorum. Yine sürünmeye davam. Sürünüyorum, sürünüyorum... Yine 5 dakika sürünme 2 dakika mola. Tahminimce 20-25 dakika sonra orada oluyorum. Yaralı bacakla bu kadar.

Enkazın içine bakıyorum. Pilot'u kemere bağlı vaziyette cansız durduğunu görüyorum. Kahroluyorum... Gencecik adam, o zaman 1 erkek bebeği var. Sürünürken bıraktığım çantam geliyor aklıma, içinde sağlık malzemeleri vardı. Neyse diyorum. Helikopter kabininin içindekini alıp yarama bakıyorum. Ya Allah! diyerek asılıyorum çubuğu. Çıkıyor. Hayvanlar gibi böğürüyorum, yaraya hemen solüsyonlu bez tıkayıp sarıyorum. Kanama olmaması lazım, kanama demek üşüme demek! Donmak demek, ölüm demek! Kan akışımın yavaşladığını hissediyordum, bunu yorgunluğumdan, bitkinliğimden ve uyku halimden anlayabiliyordum. Matarama baktım. Tahmin ettiğim gibi, bu soğukta su kalacak değildi ya! Ateş yakmalıyım. Hem benim dışımdaki arkadaşlarımı da bulma olanağım yoktu. Öldülerse kar onların üstünü çoktan örtmüştür. Dirilerse de bu soğukta pek şansları yoktu. Gerçi ateşi yaktıktan sonra yine bakacaktım çevreye.

Ateşi yakacaktım yakmasına ama neyle? Çevrede odun yok, en yakın çam ağaçları 300 metre uzaklıkta. Çevreme bakındım, işte, kabindeki içi erzak dolu ahşap kutu! Bunlar mataradaki suyu eritmeye yeterliydi. Kutuyu boşalttım, bıçağımı çıkardım ve içini boşalttığım kutuyu parçalamaya başladım. Sonunda parçalandı. Bunları tutuşturacak bir şey lazımdı. Gözüme koltukları kestirdim, bunların içinde önceleri saman olurdu, sonradan malzemesinin değiştiğini bilsem de, içinden çıkan yün bile olsa bana yardımcı olurdu. Bıçağı sertçe ikinci pilot koltuğunun arkasına sapladım, ardından kesici tarafıyla aşağı doğru yara yara indim. Elimi oyuğun içine attım. İşte burada! İçinden bir avuç sünger çıkardım, aldığım süngerleri çadır şeklinde yaptığım 3 ahşap parçanın arasına koydum. Bıçak kılıfından fire starter'i çıkardım ve sürtmeye başladım. Bir iki üç. Sonunda! Ateş yanmıştı. Aklıma bileğimdeki paraşüt ipinden mamül bileklik geldi, bunu çözdüğüm zaman elime bir miktar ip çıkacaktı. Bilekliği çıkardım ve son düğümü çözdüm. Çıkardığım ipten bıçakla yarım metre kadar kestim, iplerin ucunu ateşle erittim ve mataranın ağzına ip bağladım. Bir ucunda matara olan ipin diğer ucunu tavana bağlayıp ateşin üstüne sarkıttım. Su yavaş yavaş erimeye başladı. 5 dakika kadar bekledim ve artık sabredemeyip 3 yudum su içtim. İçişimle beraber sanki dünya daha güzel dönmeye başlamıştı. Kafamdaki ağrı biraz olsun geçti ve arkama yaslandım. Bacağımı ateşin yardımıyla ısıtıyordum. Çok şükür! Isınan bacağımı hissetmeye başladım. Bu iyiye işaretti. Aklıma hemen solumda yatan pilot Yüzbaşı geldi, onu böyle bırakmamalıydım. Kara da olsa bir yere gömmem lazımdı. Hem karda bedeninin çürümesine engel olurdu. Ayağa zar zor olsa da doğruldum. Pilotun emniyet kemerini çözdüm ve sırtıma almaya çalıştım. Yapmalıydım! Sırtlandım, kabinden 7 metre uzağa kadar taşıyıp yatırdım. Karları ellerimle kazmaya başladım. Yarım metre kadar kazınca Yüzbaşı'mı yatırdım. Hızla üstünü kapattım, şansıma enkazın hemen yanında 1 metre kadar uzunlukta metal çubuk duruyordu. Yerini kaybetmemek adına aldım ve mezarın baş kısmının üstüne sapladım. Bu arada kendimi zorladığımdan olsa gerek başımın sol kısmı kanamaya başladı. Elimle baktığımda gerçekten kuvvetli şekilde kanadığını gördüm. Derken arkamdan 3 el silah sesi duydum! Ne olduğunu bilmeden anlık refleksle kendimi yere atıp yere sıfır olan alçak sürünme pozisyonu alıyorum. Tabi o anlık heyecan ve adrenalinle topuğu bırakın yere değdirmeyi, karın içine gömmüş bekliyorum. Ardından 5 el silah sesi daha. ((… ..) şeklinde) Şimdi anladım. Benden başka en az biri daha sağ idi! Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Ciğerlerim sökülene kadar. Sonunda öksürük tutuyor ve mecburen bağırmayı kesiyorum. Sesin geldiği yöne doğru kör topal alelacele koşmaya başlıyorum. Ayaklarım kara batıp çıkıyor, ara sıra düşüyorum ama olmaz. Yapmalıyım! 10 dakika kadar bata çıka gittikten sonra Yavuz ile karşılaşıyorum. Onun da yüzünün yarısı kan içinde. Hiç bir şey diyemeden üzerine atlayıp sarılıyorum, ağlamaya başlıyoruz, ağlarken yere düşüyoruz. Bir müddet daha böyle devam ettikten sonra doğrulup diğerlerini soruyorum. O kahreden yanıtı alınca gözlerim tekrar doluyor. Canlı kimseyle karşılaşmamış. Birbirimize tutunup enkaza doğru yürümeye koyuluyoruz.

15 dakika yürümenin ardından enkaza varıyoruz. Yaktığım ateş sönmüş, üstünde duman tütüyor. Bir şekilde o ateşi devam ettirmemiz gerekiyor. Hem ısınmak, hem su ihtiyacı hem de aydınlanmak için. Hava hep gri  olduğu için tam kestiremesem de saat 16.30 17.00 civarı. Bir kaç kilometre ilerisi gözükmüyor. Anlaşıldı. Sis çökecek. Hemen 300 metre ilerideki ağaçlardan odun temin etmemiz lazım. Islak olacak ama onun da çözümü var. Hemen aynı koltuktan 2 avuç daha sünger alıp yerdeki ahşap parçalardan 2 parça alarak yine fire starter yardımıyla ateşi yakıyorum. Üstünde elimle tuttuğum mataramı ısıtıp Yavuz'a su içiriyorum. Aynı sağlık kiti ile kafasındaki yaraya pansuman ve sargı yapıyorum. Artık iş zamanı...

Yavuz'un durumu benden iyi olduğu için ondan 300 metre ilerideki çamlardan odun getirmesini istiyorum. Kabul ediyor ve oraya doğru ilerlemeye başlıyor. Kendi yaramı unutmuşum. Sızlayınca fark ediyorum. Koyduğum solüsyonlu bezi yerinden alıyorum. Alırken dayanılmaz bir şekilde acıyor. Bez iltihaplanmış ve iğrenç bir şekilde kokuyor. Bezi atıyorum, yine aynı solüsyonla aynı miktarda rulo şeklinde bezi batırıp yaranın içine gömüyor ve üstünü sarıyorum. Derken elinde odunlarla Yavuz geliyor. Yavuz'u karşılıyorum, odunları inceli kalınlı sıra sıra kesiyoruz. Ardından yaktığım ateşin üstüne koyuyoruz çadır şeklinde, en alta ince kesilenler, en üste kalın kesilenler geliyor. Bu yöntem, onların neminin gitmesini sağlıyor. 2 gündür yemek yemediğim aklıma şimdi geliyor. Yemek açısından bir sıkıntımız yok. Bizi en az 3 hafta idare eder. Su zaten her yerde.

Bu böyle olmaz. Ateş iyice etkisini gösterince ben ayaklanıyorum. Yavuz'a ince çam dallarından getireceğimi söyleyip oradan ayrılıyorum. Çamlıklara 20-25 dakika içerisinde varıyorum. Dikenli ince dallardan 10 parça alıp yine bata çıka dönüş yoluna çıkıyorum. Gelirken orada bıraktığım sırt çantamı ve tüfeğimi getiriyorum. Bu dayanılmaz bir ağırlık ama başarmalıyım! 20-25 dakika içerisinde varıyorum. Harlı ateşten bir büyük odun alıp enkazın 30-35 metre uzağına koyuyorum ve üstüne iğne yapraklı çam ağacı dallarından bir tanesini atıyorum. Bununla beraber ateşten gri-yeşil tonlarında yoğun duman çıkmaya başlıyor. Bunu devam ettirmeliyim, bizi arayan ekipler olursa dumanı gördüğü zaman yerimizi kolay tespit ederler. Tekrar ateşin başına geçiyorum ve getirdiğim çantadaki ton balık konservelerinden iki tane çıkarıyorum, Yavuz ile beraber tek kelime etmeden yiyoruz. Zorla da olsa bitirip arkamıza yaslanıyoruz. Ben Yavuz'u ve kendimi her ihtimale karşı uyutmuyorum, hoş zaten uyuyacak halimiz de yok. Yavuz veya ben de beyin kanaması geçiriyor olsak bile bir şey yapamayız ama olsun, sessiz sedasız ölmekten iyidir.

Geceyi ateşle geçiriyoruz. Uzaktan kurt ulumaları geliyor. Gece olduğu için duman yapmaya gerek yok, sadece dışarıya ateş yakıyoruz. Sabah oluyor, gün ışımaya başlayınca Yavuz'u odun için gönderiyorum. O yavaşça uzaklaşırken ben de bacağımdaki bezi değiştirmek üzere sargıyı açıyorum. Yine o lanet koku. Çıkardığım bezi öncekinin yerine atıyorum. Tekrar bir bez koparıp rulo yapıyor, solüsyona batırıyorum. Batırdığım bezi 2 saniye kadar sallayıp solüsyonun fazlasını dışarıya damlatmasını sağlıyorum. Tekrar yaraya sokuyor ve üstünü örtüyorum. Mataramdaki su bittiği için yerden kar alıp içine koyuyorum ve tavandan sarkıttığım ipe asıyorum. Yavaş yavaş eriyecek. Ben suyun erimesini beklerken Yavuz geliyor ve ilk işim duman yapmak oluyor. Yine aynı şekilde odunları kesip üçgen şeklinde enkazın içindeki ateşin etrafına diziyoruz. Birer tane daha konserve açarak yemeye çalışıyoruz, zira iştahımız yok. Susuzluk ve açlık kan akışını zayıflatır ve bu da ölüm demek! Konserveleri bitirince asılı olan mataramı alıyor, bir kaç yudum içtikten sonra ateşin yanına koyuyorum. Yavuz'da aynı şekilde ipe asıyor kendi matarasını.

Her saat umudumuz daha da azalıyor. Ne olur ne olmaz diye tüfeğimi, tabancamı ve şarjörlerimi kontrol ediyorum. Her şeye hazırlıklı olmalıyız! Çantamdan dürbünümü alıp dışarı çıkıyorum. Etraftaki sis dağılmış. Dürbünü gözüme dayayıp etrafı kolaçan ediyorum. Doğu, Batı, Kuzey, Güney. Ortalıkta canlılık belirtisi yok. Tekrar enkaza dönüyorum. Sönmek üzere olan ateşi harlayıp, dışarıdaki dumanı da yeniliyorum. 3.5 - 4 saat öyle geçiyor. Oturarak, düşünerek... Tekrar karnımızın acıktığını fark ediyorum. Çantadan iki konserve daha alıp yiyoruz. Odunumuz bitmek üzere. Bu sefer Yavuz'a odun toplamaya beraber gidelim diyorum. Kabul ediyor.

Bugüne kadar yaptığımız gibi, ağaçlardan dalları kopararak değil, keserek yaparsak daha verimli olacağını düşünüyorum. Katlanır kürek ve testere çantamda. Çantama uzanıyorum. Bu arada Yavuz'a da kendi çantasını alması gerektiğini söyleyip onu yolluyorum. Çantamın içindeki konserveleri ağırlık olmasın diye çıkarıp enkazın içine bırakıyorum. Yaramı kontrol etme ihtiyacı duyuyorum ve sargıyı açıyorum. Önceki kadar olmasa da yine iltihap toplamış. Yaranın içindeki bezi çıkarıp yerine yeni sardığım ve solüsyona batırdığım bezi sokuyorum. Sargıyı da yenilerken Yavuz geliyor. Konserveleri yerde gördüğünde neden koyduğumu soruyor ve ben de ağırlık olmaması için diye cevap veriyorum. O da hepsini boşaltıyor. Ne olur ne olmaz diye ikişer adet konserve ve bisküvi alıyoruz yanımıza. Mataralarımıza tekrar kar koyup 15-20 dakika eritiyoruz, suyu öncekilerden daha çok ısıttık  çünkü odun toplama sırasında susuz kalmak istemiyoruz.

Tek kelime etmeden 300 metreyi yürüyüp çamlığa ulaşıyoruz. Çantalarımızı yere bırakıp içinden testerelerimizi çıkarıyoruz ve vakit kaybetmeden işe koyuluyoruz. Dalları kesme sırasında Yavuz benden hızlı davranıyor. Takriben 2 - 2.5 saat boyunca aynı işlemi yapıp mataralarımızın yarısını içerek dönme kararı alıyoruz. Dönüş üzere yola koyulduktan hemen sonra Yavuz bana enkazı işaret ediyor. S*ktir! Enkazdan yoğun siyah duman yükseliyor! Alelacele çantamdaki dürbünü alıyorum. Teröristler! Tahminimce dumanı kurtarma ekibinden önce görmüşler ve benzin döküp tamamen yakıyorlar! Hem de içinde sağlık eşyaları ve konservelerimizin olan yeri!

Ha s*ktir! Önceden en azından başımızı sokacak bir yerimiz vardı. Şimdi o da yok. Ateş de yakamayacaktık. Çünkü bu huur çocukları dumanı gördüğü anda kuduz köpek gibi saldıracaklardı. Çam ağaçlarına geri dönüp ağaçlardan birinin dibine oturduk. Ne yapacağımızı düşünüyorduk. Öylece kalakaldık.

1 - 1,5 saat sonra ancak kendimize gelebildik. Barınacak yerimiz artık yoktu. Ateş de yakamayacaktık. Ateş olsa etrafına yatar yine biraz ısınırdık. Ama çok riskli idi. Tek çare kar çadırı (tüneli de deniyor) yapmaktı. Bunun için çantalardan küreklerimizi çıkardık. Üstü zemine sıfır ve kapalı, ağzı zeminden alçak ve ters U şeklinde olan çadırımızı yaptık. Konserveleri idareli kullanmamız lazımdı, akşam öğününü es geçtik. Gün kararıyordu. Havaya da birden sis düşmeye başlamıştı. Yaptığımız çadıra girdik, girişini çantalarla yarım şeklinde kapattık ve birbirimize sıfır mesafede uzandık. Bu sayede ısı kaybı minimuma düşüyordu.

Hava aydınlanalı 3-4 saat olmuştu. Hep gri olan havaya bir de sis eklenince kayda değer bir aydınlanma olamamıştı. Hoş, olsaydı bile dışarıya zaten çıkamayacaktık. Dışarıya çıkmak demek gereksiz hareket demekti ve bu da açlığı getirirdi. Olduğumuz yerde yatmaya devam ediyorduk. 1,5 - 2 saat geçtikten sonra çadırımızdan çıktık. Artık günde bir konserve yiyeceğimiz için sadece öğleden sonra yapıyorduk o tek öğünü. Çıkardık hepsini bir çırpıda yedik. Karnımız az da olsa doymuştu. Tekrar girdik çadıra. Akşam yine doğrulup bisküvilerimizin yarısını yedik. Bu bizi susatmıştı. Suyumuzu idareli kullanmalıydık. Çok şükür montumuzun içine koyduğumuz mataralardaki su donmamıştı. Bir kaç yudum içtik ardından uzandık. Bugünü de böyle bitirmiştik.

Ertesi gün yine gün ışıyordu. Yata yata sıkılmıştık. Acıkacağımızı bile bile kalkıp hafif tempo koştuk 30 dakika kadar. Bu bize iyi gelmiştik. Çadıra gidip son konservemizi de yedik. Artık yalnızca ikimize de 1,5 paket bisküvi kalmıştı. Suyumuzu da o hararetle içtiğimiz için tükenmişti. Artık tehlikenin kısmen de olsa geçmiş olduğuna kanaat getirdik. Hava daha çok kararmadan biraz daha odun toplamalıydık. Alçaktaki tüm dalları kestik. Ama artık ateş yakmak ateş yakmak için tutuşturacak bir süngerimiz yoktu. Aklıma çantam geldi. Evet, çantamın boşalan yiyecek kısmının cebini kestim, ince ince şerit şeklinde bıçakla parçalara ayırdım. Yapabildiğim yerleri ipliklerine kadar parçaladım. Sonra bir ağacın gövdesini oydum bıçağımla, içinden irice bir parça çıkardım. Sonra o parçayı ince ince doğradım. Olmuşlardı. Bunlar bildiğiniz çıraydı.

Çadırın ağzından 15 - 17 metre mesafesine yaptığım çıralardan birkaç tane, üstüne kumaş parçalarını ve ipliklerini, onun da üstüne tekrar birkaç çıra koydum. Sonra daha önce yaptığım gibi ip inceler, dışa kalınlar gelecek şekilde odunları çadır şeklinde yaptım ve fire starter ile altını tutuşturdum, işte olmuştu. Daha da çıramız vardı. Tek yapacağımız gece nöbet tutup ateşi devam ettirmekti.

Psikolojimiz iyiye gitmiyordu. Arkadaşlarımızı kaybettiğimiz gibi artık küçücük bir tünelde barınıyorduk. Üstümüzdeki baskı hissini kaldırmak için memleketimizden, akrabalarımızdan, planlarımızdan, duyduğumuz bildiğimiz komik hikaye ve olayları anlatmaya başladık. Bu biraz daha iyi gelmişti. Bugünü de böyle bitirip çadıra geçtik. Yarım yamalak uyku uyumuştuk. Hava aydınlandıktan 2 - 2,5 saat sonra çıktık çadırdan. Geceki sisin çoğu dağılmıştı. İlk işim çantamda olan sağlık kitimi alıp yaramın sargısını ve içindeki değiştirmek oldu. Ardından da bisküvi paketlerimizi açtık ve yarımşar paket yedik. Artık 1'er paketimiz kalmıştı. Ateşi yeniledik. Yine odun toplayacaktık, beraber toplamamız hem daha kolay oluyordu hem de can sıkıntısını azaltıyordu. Ağaçların alt dallarını kestiğimiz üstlere uzanmamız gerekiyordu. Benim bacağım sakattı. Yavuz, ağaçların gövdesine bowiesini saplayarak bıçağı merdiven gibi kullanıyor, üstüne basıp yukarıdaki dalları kesiyor-kırıyordu. Ben de attığı dalları bir yere topluyordum. Böyle böyle 2 saate yakın zaman geçti. Odunları çadırın önüne taşıyıp bir yere üst üste koyduk, ikimizin de karnı acıkmıştı, 1'er paket bisküvi ikimize de yetmez, bu böyle gitmezdi. Hayat-ı idame eğitimlerinden aldığımız yiyecek bulma dersini uygulayacaktık. Şanslıydık ki yanımızda silahlarımız vardı. Av yapacaktık.

Tavşan, tilki, kurt, geyik, ceylan, gerçi ne bulursak yiyecektik. Kuş vuramazdık, elimizde sadece M4 tüfek ve Sig Sauer tabanca vardı. Allah'a şükür ki tüfeklerimizin üstünde ACOG'larımız vardı. Yavuz ağaçlardan birine çıktı, ben ise tepede bulunan bir yere konuşlandım. Hedefi beklemeye başladık. 1 saat hareketsiz... Geçen bu 60-70 dakikadan sonra yaklaşık 170-190 metre ilerimde bir tavşan hoplaya hoplaya geziyordu. Allah'ın bize gönderdiği bir lütuf olamlıydı bu. 3 saniye bekledikten sonra yavaşça tetiği ezdim-ezdik. İkimizin de aynı anda ateş ettiğini Yavuz'un "işte bu!" diye bağırmasından anladım. Aynı tavşanı vurmuştuk!

Bir tavşanı paylaşamayacak değildik. Allah vere de büyük olsaydı. Yavuz ağaçtan inerken ben de tavşana doğru seke seke, bata çıka gidiyordum. Yavuz ağaçtan inip koşunca az bir farkla beni geçti. Tavşanın yanına vardığımda tavşanın tavşana benzer bir yanı kalmamıştı, iki adet 5.56 mermiyi yerse normal. Allah'a şükür ki tavşan iri bir tavşandı. Öylece kaldırıp çadırın önüne götürdük. Derisini, bağırsaklarını ve benzeri pislerini temizleyip onları bir yere ayırdık. Sıra gelmişti ziyafete. Etleri ince dallara geçirip, ateşte kebap pişirdik. Uzun zamandır et yemediğimiz için bu bizi kendimize getirmişti. Artırmıştık bile. Artanları yabani hayvanlardan korumak için yattığımız yere, baş ucumuzdaki karlara gömmüştük. Deri gibi parçaları ise yaktık. Karnımızı doyurduktan sonra dolaşmaya çıktık. Uzaklarda tek sıra halinde boncuk boyutunda insanların yürüdüğünü gördüm. Yoksa bunlar bizi arayan ekip miydi? Yavuz'a işaret ettim Hemen koşup çadırdan dürbünlerimizi aldık. Hayır! Bunlar teröristlerdi. İçim içime sığmıyordu. Bu kansızların yerini bilip de onları gebertmemek bana çok koyuyordu. Atış mesafemizde değillerdi ama olsun. Üstelik bu duruma onlar yüzünden düşmüştük. Arkadaşlarımız şehit olmuştu... Oflayarak çadıra döndük, 1 saat civarı sonra da hava da kararmıştı. Uzandık ve yine nöbetli uyuyacaktık.

Hava yavaş yavaş ışıyordu. Biraz dışarı çıktım, uzaklardan, çok uzaklardan helikopter sesi geliyordu! Pata pata pata pata!... Ve sesin giderek arttığına da bakılırsa bize yaklaşıyordu! Hemen çadıra girip Yavuz'u uyandırdım. Tekrar dışarı çıktık. Artık helikopter görünür olmuştu. Heyecanla ateşte yanan odunlardan birer adet alıp sallamaya başladık. Giderek yaklaştı, ve 3-4 dakika sonra yakınlarda bir yere indi. Bizi bulmuşlardı! Kurtulmuştuk! Helikopterden önce bizim bölükten sorumlu Binbaşı atladı, üstümüze doğru koşarak gelip ikimizi de kucakladı. Gözlerimiz doldu. Ağlıyorduk! Ardından birkaç Astsubay (1 kıdemli başçavuş ve 2 kıdemli üstçavuş) ve 3 de er inmişti.

Hepsiyle kucaklaştık!

Binbaşı bize dönüp ağlayarak; "nerdesiniz oğlum siz?!" dedi. Biz de yarı güler yarı ağlayarak "buradayız komutanım" diye cevap verdik. Binbaşı yine ağlarken "devdıbınız nerede sizin?" dedi. İşte o anda ikimiz de hüngür hüngür ağlamaya başladık. Binbaşı ve diğerlerinin de bizi anlayıp gözleri doldu. Enkazın yerini bilmiyorlarsa diye gösterdik, ardından bize gelen helikoptere bindik.

Bizim işimiz işte böyleydi; helikopterle geldik, helikopterle dönüyoruz. Her ne kadar onunla bu hale düşsek de devam ediyoruz. Engellerin üstüne gidiyoruz, aşıyoruz. Korkuya, duygusallığa yer yok. Biz bu yola canımızı ortaya koyarak çıktık ve aynı yolda koşar adım yürüyoruz...

Tüm vatan millet için istihbarat yolunda canını feda edenleri rahmetle anıyorum...          

Bu içerik Harun İstenci tarafından oluşturulmuştur. İçeriğin kopyalanması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na göre suçtur. İstenci Systems
Yazar Harun İstenci Hakkında
1997 yılında İstanbul'da doğdu ve memleketi Kastamonu. Çocukluğundan bu yana bilgisayar sistemleri üzerinde çalışıyor ve internet üzerinde içerik üretiyor...
Daha Fazla...

istenci.com üzerinde milyonlarca içerik seni bekliyor...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum alanı herkese açıktır, lütfen kişisel bilgilerinizi paylaşmayın. Yorum alanlarını bir nevi forum olarak ta kullanabilirsiniz. Taciz ve zorbalık belirten yorumlar 24 saat içerisinde kaldırılır...